Bir varmış, bir yokmuş. Küçük bir kız, annesini kaybettikten sonra üvey annesi ve iki üvey kız kardeşiyle yaşarmış. Ona hep en zor işler düşermiş: yemek pişirmek, evi temizlemek... Akşamları yorgun argın ocağın küllerinin yanında otururmuş; bu yüzden ona “Külkedisi” dermişler.
Üvey annesi ve kız kardeşleri ona hiç iyi davranmazmış; sürekli emir verir, güzel elbiselerini asla paylaşmazlarmış. Külkedisi hiç şikayet etmeden çalışır, ama iyi kalpliliğini hiç kaybetmezmiş.
Bir gün sarayda büyük bir balo olacağını duydular. Külkedisi de gitmek isterdi ama hiç uygun bir elbisesi yoktu. Tam o sırada karşısında parıldayan bir ışıkla peri annesi belirdi: değneğini salladı; bir kabak altın bir arabaya, Külkedisi'nin paçavraları ise pırıl pırıl bir balo elbisesine dönüştü.
“Ama unutma” dedi peri annesi, “büyü gece yarısı bozulacak, saat on ikiden önce eve dönmelisin!” Külkedisi saraya vardığında herkes güzelliğine hayran kaldı. Prens onu görür görmez yanına geldi ve gece boyunca sadece onunla dans etti.
Külkedisi o kadar mutluydu ki zamanın nasıl geçtiğini anlamadı. Saat on ikiyi vurunca aniden hatırladı ve koşarak merdivenlerden aşağı indi! Prens peşinden koştu ama Külkedisi'nin ayağından cam ayakkabısı düşüverdi; onu almaya vakti olmadan gecenin içinde kayboldu.
Prens, merdivende bulduğu küçük cam ayakkabıyı eline aldı. Onu bulmaya kararlıydı: “Bu ayakkabı kimin ayağına uyarsa, gerçek gelinim o olacak!” dedi ve ülkenin dört bir yanını dolaşıp genç kızlara ayakkabıyı denetmeye başladı.
Prensin adamları eve geldiğinde üvey kız kardeşler ayakkabıyı denedi ama hiçbirinin ayağına olmadı. Sonra köşede duran Külkedisi'ni gördüler. O da denedi... tam ayağına göreydi! Prens onu hemen tanıdı ve mutlulukla gülümsedi: “Seni buldum!”
Son
Masalımız burada bitti. Külkedisi ve Prens sonsuza dek mutlu yaşadılar. Peki sen olsaydın, gece yarısı saraydan böyle kaçar mıydın?