Harran'ın temmuz ayında güneş, toprağın üzerine erimiş bir bakır gibi yayılır. Yeryüzü o kadar derin çatlaklar oluşturur ki, sanki toprağın derinliklerindeki feryatlar bu yarıklardan dışarı sızmaktadır.
Karıncalar bile bu sıcaklığın gazabından kurtulmak için taşların altına sığınır; bir damla serinlik arayan yalnızca karınca değil, dal üzerindeki serçe, taş altındaki akrep ve hatta rüzgarın kendisi de hasret kalır.
İşte bu ateşin ortasında, çatlak ve kurumuş toprakların arasında bir başkaldırı filizleniyor: bir gelincik...
O kadar narin ve zarif ki, uzaktan bakıldığında Harran'ın kavurucu sıcaklığına sarılı taze bir kırmızı kuşak gibi parlıyor. Ancak yaklaştıkça, o meşhur siyah leke belirginleşir. Çiçeğin tam kalbinde yer alan bu karalık, sanki kaderi, daha açmadan kırmızının üzerine bir mühür basmış gibi.
Urfalılar buna kara talih der.
O sabah Harran'ın fırın sıcağı sınıfın pencerelerinden içeri sızarken, havada tebeşir tozları asılı kalmıştı. Dışarıda toprak o kadar kurumuştu ki, yerdeki karınca bile bir damla gölgeye özlem duyuyordu.
Herkes sıcaklıktan şikayet ederken, sınıfın ön sırasında oturan İbrahim'in omuzlarındaki ağır yük dikkatimden kaçmadı. Başını sıraya gömmüş, sanki tüm dünyanın sıkıntısını o küçük sırtında taşıyormuş gibiydi.
Yanına gidip eğildim.
—"Ne oldu İbrahim? Bir yerin mi ağrıyor oğlum?"
Ses vermedi. Sadece başını biraz daha gömdü sıraya. O sırada arka sıradan Zilan parmak kaldırdı, gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
—"Hocam," dedi fısıltıyla, "İbrahim ablasına üzülüyor. Ablası evden gidiyor da..."
Şaşırmıştım.
—"E kızım, ablası evleniyordur. Her genç kızın kaderidir bu, niye bu kadar yas tutuyorsunuz?"
O an Songül söze girdi. Sesi, yaşından büyük bir ciddiyetle yankılandı:
—"Hocam, ama ablası çok ağlıyor. Gitmek istemiyor. O daha küçük, geçen gün bizimle ip atlıyordu... Babası onu vermiş."
—"Kime vermiş, kızım?"
—"Halil Ağa'ya hocam. Hani şu okul servislerinin sahibi olan, köydeki büyük marketi işleten, geçen sene camiyi yaptıran..."
Dondum kaldım.
Mehmet arkadan ekledi, sesi kısıktı:
—"Babası diyor ki hocam; 'su akarken testiyi doldurmalı.' Ama abla daha çocuktur, testi dolmadan kırılmaz mı?"
Okuldan çıktığımda güneş Harran'ın üzerine ağır bir mühür gibi inmişti. Köy kahvesinin önünden geçerken "Hocam hayırlı akşamlar, bir acı kahvemizi iç!" diye seslenen dayıları ne duydum ne gördüm.
Zihnimde sadece o gelinciğin kara lekesi ve İbrahim'in titreyişi vardı. Arkamdan fısıldaştıklarını hayal meyal seçtim:
—"Yahu bu hocanın nesi var? Selamımızı bile almadı."
—"Boş ver babo, narinliği gelincikten beter. Belli ki yine bir şeye küsmüştür."
Eve vardığımda ne üstümü değiştirdim ne de bir yudum su içtim. Öylece uzandım, tavana baktım. Aklımda sınıftaki o yüzler dönüp duruyordu; Zilan, Songül, İbrahim... Her biri birer gelincik fidanı gibiydi. Ve her gelinciğin bir kara talihi vardı bu topraklarda.
Aniden doğruldum.
Ertesi sabah sınıfa girdiğimde o koca boşluk gözüme çarptı. İbrahim'in sırası boştu.
—"İbrahim niye gelmedi, haberi olan var mı?"
Mehmet parmak kaldırdı, sesi titriyordu:
—"Hocam, sabah evlerine gittim, kapılarını çaldım. Anası çıktı, gözleri şişmişti. 'İbrahim bugün gelmeyecek, git işine' dedi, kapıyı kapattı. Tam o sırada babası avluya geldi, yanında da Halil Ağa vardı."
Mehmet sesini iyice alçalttı:
—"Halil Ağa diyordu ki; 'Bu kız beni görünce kaçıyor, yüzüme bile bakmıyor.' Babası bir yutkundu, 'Seni amcası...' dedi ama cümleyi bitiremedi. 'Yok ağam' dedi, 'Utandığındandır o, yoksa seni sevmez olur mu? Hele bir gelsin eve, alışır.' Sonra para lafı geçti. Halil Ağa; 'Kız hele bir kapıdan girsin, o iş tamam, hesabı görürüz' dedi. Babası da; 'Davul zurna çalacak değiliz, bu Cuma, hayırlı gün diyeceğiz, sessizce alıp götürürsün kızı' dedi."
Cumaya sadece iki gün vardı.
Hayırlı gün diyerek gencecik bir hayatı karanlığa gömmek için kılıf uyduruyorlardı. Bir yanda paranın hesabı, diğer yanda bir çocuğun korkusu utangaçlık diye pazarlanıyordu.
Zihnimde tek bir cümle çınlıyordu:
Çocuk yaşta evlilik suçtur.
Kendimi bir solukta jandarma karakolunda buldum. Durumu anlattım; bir çocuğun geleceğinin mülk ve para pazarlığına kurban edildiğini izah ettim. Komutanın yüzü bulutlandı, hemen devriyeyle beraber köyün yolunu tuttuk.
Kızın babasının evine vardığımızda avluda lüks bir cip duruyordu. Halil Ağa oradaydı. Babasıyla karşılıklı oturmuş, hiçbir şey yokmuş gibi çaylarını yudumluyorlardı.
Komutan sertçe girdi söze:
—"Hayırdır efendi? Kulağımıza hiç hoş olmayan haberler gelir. Bu gencecik kızı, yaşı yetmeden Halil Ağa'ya sözlemişsin, doğru mudur?"
Baba sanki beklediği bir saldırıya göğüs gerer gibi dikleşti. Gözleri önce jandarmaya, sonra arkadaki bana nefretle kaydı:
—"Kim demiş komutanım? Yalanıydan batasıcalar! Ne evlenmesi, ne sözlemesi? Halil Ağa bizim büyüğümüzdür. Gelmiş ki şu küncü tarlasını, şu küşne ekilecek yeri konuşak. İş güç konuşuyoruz biz, tarla takas ediyoruz."
Komutan kızı çağırdı.
Kız o narin boynuyla avluya çıktı. Gözleri kıpkırmızıydı. Önce babasına baktı, sonra Halil Ağa'nın buz gibi bakışlarına çarptı gözleri. En son bana döndü. O an bir gelinciğin rüzgarda son kez titreyişini gördüm o bakışta.
—"Kızım, doğruyu söyle. Seni zorla mı veriyorlar? Korkma, devlet burada, biz buradayız."
Kızın dudakları titredi ama sesi çıkmadı. Babasının sert bakışları ve Halil Ağa'nın sahibiyim der gibi duruşu altında ezildi. Başını öyle bir öne eğdi ki, sanki boynu kırıldı. Sesi belli belirsiz çıktı:
—"Babam ne dediyse öyledir komutanım... Öyle bir şey yoktur."
Avludan çıkarken babasının ardımızdan sesi yükseldi:
—"Durgun sular derin olur derlerdi de inanmazdık. Hocanın içine şeytan kaçmış, durduk yere kapımıza asker getirip huzurumuzu kaçırdı."
Komutan yolda bana döndü:
—"Hocam gördün mü? Kızın kendisi 'yok' diyor. Bizim elimiz kolumuz bağlı. Kanun beyana bakar."
Ben sustum. Çünkü o kızın jandarmaya "yok" derken bana bakıp gözlerini saklayışını görmüştüm.
O bakış, bin tane imdat çığlığından daha gürültülüydü.
O gün ders işleyemedim. Tahtanın önünde öylece durdum, elimdeki tebeşir parmaklarımın arasında ufalandı.
Tekrar jandarmaya gitsem, "Daha yeni gittik hocam, kız kendi ağzıyla hayır dedi, oyun mu oynuyoruz?" diyeceklerdi.
Pencereye yöneldim. Bahçenin kenarında, çatlak toprakların arasında tek başına duran bir gelincik gördüm. Kırmızısı öyle canlıydı ki, sanki toprağa damlamış taze bir kan gibiydi.
Ve tam o an, o çiçeğin kalbindeki kara lekenin neden bu kadar derin olduğunu anladım.
Teneffüs zili çaldığında bahçeye çıktım. Az sonra ellerinde bir kucak kırmızılıkla yanıma koştular; Zilan, Songül ve Mehmet. Kopardıkları narin gelincikleri bana uzattılar.
—"Hocam, canınız sıkkın diye size topladık!"
Gelinciklere baktım. Daha çocukların ellerindeyken bile o narin yapraklar yıpranmış, boyunları bükülmüş, kimisi avuç içindeyken dökülmeye başlamıştı. O canlı kırmızı, topraktan koptuğu an sönmeye yüz tutmuştu.
Boğazım düğümlendi.
Zilan ve Songül birbirlerine göz attılar. Sanki, o küçük kalpleriyle ne demek istediğimi hissetmiş gibiydiler.
O Cuma sessizce geldi. Davul zurna çalmadı, düğün olmadı. Sadece Halil Ağa'nın cibi köy yolundan geçti.
Pencereden bakan İbrahim'in anası, elindeki tülbenti ağzına tıkadı ama sesi yine de dışarı sızdı. Babası ise avluda oturmuş, sanki herhangi bir öğleden sonrayı yaşıyormuş gibi çayını yudumladı.
Öğretmen o Cuma okula gitmedi. Bir yere de gidemedi.
Haber bir kış sabahı geldi.
Okula daha yeni girmiştim. Kapıda İbrahim duruyordu, sırılsıklam. Yağmur mu yağıyordu, yoksa ağlamış mıydı, anlayamadım. Sesi çıkmıyordu. Sadece baktı.
Arkasından koşarak gelen Mehmet, şöyle dedi:
—"Hocam... İbrahim'in ablası..."
Bir an duraksadı. Gözleri yaşla dolmuştu.
—"Bu sabah... ölü bulunmuş. Uzun zamandır dayak yiyormuş. Korkuyormuş, ağlıyormuş. Kimseye bunu söyleyememiş."
Dizlerim tutmadı.
Duvara yaslandım.
Annesi, üç gün boyunca kapısından dışarı çıkmadı. Komşular çorba getirdi, ama kabul etmedi. Sadece İbrahim'i kollarına aldı ve birlikte gözyaşı döktüler. Annesi sürekli aynı şeyi fısıldıyormuş:
—"Kuzum, kuzum... Seni göndermezdim, göndermezdim..."
Köyde duyduğuma göre, babası haberi alınca sadece şunları söylemiş:
—"Allah rahmet eylesin. Kader böyleymiş."
Sonrasında kahveye gitmiş.
İbrahim o gün okula geldi. Sırasına oturup önüne baktı.
Ben de tahtanın önüne geçtim, tebeşiri elime aldım. Bir şey yazmak istedim ama ne yazacağımı bilemedim. O gün Harran'ın meşhur susuzluğu, içimde yankılanıyordu.
Her sıra boşaldığında o siyah lekeyi hatırladım. Gelinciğin tam kalbindeki o kara talihi.
Tebeşiri elime aldım ama tahtaya bir şey yazamadım. Sadece durdum. Öğrenciler bekledi.
Rüzgar camı tıklattı.
Dışarıda rüzgar esiyordu.
Bahçedeki tarlada artık gelincik yoktu.
Mevsim çoktan geçmişti.